BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?

BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?     (BİRİNCİ KISIM )

 

BİRİNCİ BAP

 

BİR GENÇ ADAMA... HAKÎM HERAKLİT'E... YILDIZLARA VE AŞKA DAİRDİR...

 

I

Şehir
     uzakta.
Genç adam
                ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam
     piposunu çıkarıyor cebinden
                                    aranıyor kibriti.
Bakıyor akar suya
       düşünüyor Heraklit'i,
düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam...
Kim bilir belki böyle bir akşam,
böyle bir akşam,
      Heraklit alnını
              yeşil gözlü zeytinliklerde akan
                                                      suya eğdi
                                                      ve dedi:
             «— Her şey değişip akmada,
                    bu hâl beni hayran bırakmada..»

Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!.
ne akıştır ki bu, dalgalarında
                     dağlıdır alnı en mukaddes putun
                     kızgın demir damgasıyla sukutun.
Gebedir her sukut bir yükselişe.
Ne mümkün karşı koymak
                               bu köpürmüş gelişe..
Heraklit, Heraklit!.
       akar suya kabil mi vurmak kilit?

Şehir
      uzakta.
Genç adam
               ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam
     kibritini çıkarıyor cebinden
                                yakıyor piposunu.
 

II

Dikine mustatil bir apartımanın
                                    en üst katında
                                               dört köşe bir oda.
Perdesiz pencereler.
Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
Genç adam
           alnını dayamış cama.
Ben, romanın muharriri
                 diyorum ki genç adama:
— Delikanlım!.
               İyi bak yıldızlara,
                          onları belki bir daha göremezsin.
     Belki bir daha
             yıldızların ışığında
                      kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

     Delikanlım!.
               Senin kafanın içi
                               yıldızlı karanlıklar
                                                   kadar
                  güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
     Yıldızlar ve senin kafan
                       kâinatın en mükemmel şeyidir.

     Delikanlım!.
                Sen ki, ya bir köşe başında
                                     kan sızarak kaşından
                                                            gebereceksin,
                ya da bir darağacında can vereceksin.
                İyi bak yıldızlara
                             onları göremezsin belki bir daha...

     Delikanlım!.
               Belki beni anladın,
                                 belki anlamadın.
     Kesiyorum sözümü.

     İşte kapı açıldı
                   geldi beklenen kadın..
     «— BEKLETTİM Mİ?»
     «— ÇOK...
            Ama zarar yok..»

Kadın
yakaladı genç adamı
                                  elinden.
Genç adam
        yakaladı kadını belinden.
Bir yumrukta kırdı camı.
Oturdular pencerenin içine.
Sarktı ayakları gecenin içine...
Işıklı bir deniz dibi gibi
            başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
Sallanıyor ayakları
sallanıyor ayakları...
........... DUDAKLARI ......

Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım...
Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
                       seeeeev
                       sevebildiğin kadar...
 

 

 

İKİNCİ BAP

 

GENÇ ADAMIN, SEVGİLİNİN ŞAHISLARINA... TİBET MABETLERİ VE AMERİKAN FİLİMLERİNE... AYIN ON DÖRDÜNE... GENÇ ADAMIN ESRARENGİZ MEŞGALESİNE... VE NİHAYET, MÜSEBBİBİ MEÇHUL BİR İHANETE DAİRDİR.

 

I

Mevzubahs gencin
          ismi: BENERCİ.
Kendisi aslen Hintli olup
          maskatı re'si DELHİ'dir..
Dostlarının nazarında tam
                                  adam,
düşmanlarının indinde azgın bir delidir
ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir..
Şeklü şemailine gelince:
Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce,
ne MASİST gibi bir dev,
ne de VİLLİ FRİÇ gibi bir babik oğlandır O,
iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O...
Birinci babımızda,
Benerci'nin odasına gelen kadın
mühim bir rol oynıyacak kitabımızda.
Kendileri bir İngiliz mis'idir.
Hem İngiliz mis'lerinin nefisidir...
İmdi,
be nefis
       Mis
       nerde, nasıl tanıdı Benerci'yi?.
diye sorarsam size, ben,
eminim ki, siz, cevaben:

«— Mermer
           merdivenler..
Kapı.
Kapıda kıvırcık saçlı
                        taştan
                        iki aslan.
Tibet.
Tibette mabet.
Mabedin içi...
Omuzlarından çıkan on altı kolu havada,
                                       çıplak karnı iki kat,
bağdaş kurup oturmuş
                           mâbut
                           BUDA..
İnledi öküz derisinden mukaddes davul:
— Savul!
         Savul!!.
             Savuuuul!!!.
Buda'ya kurban geliyor.
Sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın
                          beyaz, kar gibi..
Kadının canına kıyacaklar gibi..
Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın,
fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.
Uzun külâhlı Moğol rahipleri
         kaldırdılar havaya beyaz kadını.
Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını.
Mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban...
. . . . . . . . . . . . . . . .

— Dran!
        Drrrran!.
           Drrrrrrrran!!!.

Atıldı üç el tabanca.
Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.
Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere!
— Kaçalım!
     bir an kaybedecek zaman değil..

OTOMOBİL..
Son sür'at..
Saatta 110 kilometre..

İşte bu kurtarılan kadın,
           birinci bapta odaya gelen kadındı.
Onu kurtaran genç:
                  BENERCİ..
Ve bu suretle İngiliz MİS
                    tanıdı Hintli genci..»
                             DİYEREK
                                           haltedeceksiniz.
Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz..
Gelin, etmeyin çocuklar..
Ne çıkar,
       inanın bir sefer olsun NÂZIM'a
       Amerikan filimlerinden fazla..

İlk tesadüf
         tramvayda oldu.
İkincisi
         lokantada.
Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet
                                   siyah podüsüet
                                                 bir çantada..
İngiliz kızı mahsus
             çantasını yere düşürdü.
Hintli genç mahsus
                      düşen çantayı gördü:
                                              kaldırarak
                                                   verdi kıza...
EEEEEEE?
             Sonra?
                 derseniz,
bakın, birinci babımıza...
 

II

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü,
dedi ki:
— Bu gece ay
             dibi kalay
                   bir tencere gibi...

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü,
dedi ki:
— Bu gece ay
           gökte açık kalan
                         bir pencere gibi.
Atlasak içeriye,
               aşırsak, be imanım,
                                    Meryem Ana'nın
                                                gümüş takımlarını.

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü İrlandalı bir polis gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
             yıldızların yaldızlarını çalmak için
                                      göğe çıkan bir hırsızın
                                                               fenerine...

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü:
                                  benzetti kendi eserine
                                                               beğendi...

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
                haşmetpenahımın
                          dizbağı nişanına...

Kızardı ayın on dördü.
Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
             Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan
                                                        kardeş kanına.

Ayın on dördü.
Bu sefer bizzat
             çekik gözleriyle ayın on dördü
                           KALKÜTA şehrine civar,
                                            bir çay tarlası gördü.
Tarlanın dışında duvar.
İçinde bir ev.

Gece saat: 2...

Evin alt katındaki
                        oda.
Kapalı pencereler, asma bir lamba,
                                             bir masa ortada.
Üç amele, iki köylü, bir muallim ve Benerci,
                                          yani ceman yekûn:
yedi Kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci......
Benerci söz söylüyor:
— Bize karşı
          İntelicent servis
                       kendine mahsus...

— Sus.
Bir tıkırtı var.

Döndü başlar
                kapıya.

— Sana öyle gelmiş.
         Devam ediyorum arkadaşlar:
İntelicent servis
         kendine mahsus...

— Benerci, sus.
— Rüzgâr...
— Arkadaşlar
         İntelicent servis...
— Sıııııs...
          Söndürün...
                Dışarı bakacağım...

Karanlık...
Aralandı pencere.
Ay ışığı
     parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı
                                                              düştü yere.
— Ne var?
— Sııııısss!.
Dışarda polis.
Lambaları sönmüş iki otomobil,
ve bir sürü motosiklet...
— Satıldık...
— Evet...

 

ÜÇÜNCÜ BAP

 

TAYMİS GAZETESİ'NİN BİR TELGRAFI... VAZİYETİN TELHİSİ VE BENERCİYLE İSTANBULDA MATBAADA BİR MÜLÂKAT... KALKÜTADA UMUMÎ GREV... SOMADEVA... TAŞLANAN ÇOCUĞUM... VE DAHA BİRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADİSELERE DAİRDİR.

 

I

Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan:

 

KALKÜTA - Kızılların tevkifatı devam ediyor. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. Yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur...
 

II

Vaziyeti telhis edelim hele.

BİR.
Benerci inkılâpçı bir gençtir.
Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,
boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle...

İKİ.
Birinci bapta öğrendik ki,
Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.
Yani, delikanlımızın
                    kalbine bir taş
                                       düşmüş.
Kırmızı saçlı bir baş
                             düşmüş
ve kalbi
        dalga dalga halkalanıyor...

İki, A:
Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa
                                  altı yoldaşıyla yakalanıyor.

İki, B:
Fakat meçhul bir sebebe
                                 binaen,
yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen,
                                   Benerci tahliye edilmiştir.

İki, C:
Bence, yani romanın muharrirince
                                                 olduğu kadar,
Benerci için de bu tahliye keyfiyeti
siniri, ruhu, kemiği, eti
                      kemiren bir esrardır, iki gözüm,
                                                        serapa esrar...

. . . . . . .
. . . . . . . . . . . . .
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
. . . .

Benerci, sana dört teklifim var:
Evvela,
Kalküta'dan İstanbul'a
                         çık yola.
Babıâli caddesinde matbaaya gel...
Geldin mi?
Âlâ...

Saniyen:
        sinirini yen.
Karşımda dikilip durma, otur...

Salisen:
      ayağını iki defa yere vur:
Kapı açılsın
Lebbeeeeeeeeyk! deyip
                         bize iki çay getirsin kahveci üstat.

Rabian:
           anlat.
Şu müthiş müşkili birlikte halledelim
                                                        seninle...

— Anlatıyorum.
                       Dinle:

Ve Benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı:

 

Sarılmıştık. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. Kurşunlarımız tükendi. Britanya polisi içeri girdi. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. Kamyonlara yüklediler. Müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

Burada, Benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

Herifin
          mavi gözleri çipil çipil
                                            suratı çilliydi.
İntelicent'ten olduğu belliydi.
Geçti arkadaşların önünden.
Benim önümde durdu.
Yüzüme baktı.
İsmimi sordu.
Beni bıraktı...
Niçin bıraktılar beni?
Beni
        niçin
                bırak-
                         -tılar?
— Benerci, buna bir tek sebep var.
— Ne?
— Düşecekler peşine..
                            Eşine??
                                 Ateşine??
                                        Mateşine??
 

Tükürmüşüm kafiyenin içine...
 

Yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. Tabii, sen yine içerde. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. İşte tahliye keyfiyetinin sebebi...
— Sebep bu değil. Ben, tamamen temizim. Arkamda takip yok.
— Tuhaf şey. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor?
— Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. İki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.
— Öyleyse, sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

Benerci gitti.
Baktım ki, pencereden:
        muktesit, muharrir ve muhbir
                                    Nedim Vedat Bey geçiyor.
Düşündüm Benerci'yi
ve mel'un bir ihtimalle birden
                             yüreğim cızz etti.

Arif olanlar için,
               bu fasıl burada bitti...
 

III

Stop:
Fren!
Zıııınk!
Durdu!.
Amele
         baş parmağını tele
                                dokundurdu.
Akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin,
                                                                elektrik,
Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik!
      D     U     R      -      D     U      !!!..

Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.
Koptu kayışlar.
— Patron, sabotaj var!.
— Koş telefona.
— İşlemiyor...
— Telgraf...
— Teller kesilmiş,
                          makina bomboş...
— Koş!..
               Karşımda durma, avanak!..
Hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak,
                                                  koşun şehre...
Sarjant, polismen, asker,
                          kırk ikilik, tayyare, tank,
                                                ne bulursanız,
                                                               yetiştirin...
Birden
       bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs
                    tozu dumana kattılar, dumanı toza...
Fakat
         yine birden
                            ekşi boza...
Ne ileri
        ne geri.
Paaaaah!..
Fıııııss...
Patladı lastikleri...
Geç kaldılar, geç!..

Drran
          drrrn
                  drrran...
Tiki taka frev...
Edildi ilân
     Umumî grev!!!..

Kalküta grevdedir.
Benerci evdedir,
             sırtüstü yatıyor yatakta...
Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden
tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta...

Onlar, hep beraber grevdedir...
O, yapayalnız evdedir.
Yapayalnız...
             Tavan, kapı ve duvar...
Onu kavgaya çağırmadılar.
Günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları
                                            çevriliyor başları...

Benerci yatakta
Kalküta ayakta.
Benerci görmeden görüyor yattığı yerden
yürüyen Kalküta'yı:

«Adım
      Adım.
Adım — lar
      adım — ları...
Kal — dırım
      kal — dırım.
Kal — dırım — lar
      kal — dırım — ları...
Cad — de...
Cad — deler...
Kalabalık...
      Ka — la — ba — lık
                                    itiyor
                                            iki
                                                yana
                                                    apar — tıman — ları...
Behey tram — vay!..
               çiğneneceksin:
sağa sola sap...
Geçit yok.
Rap
     rappp
             rappp!!!!!
Ve...
      Va...
           Vey...
— Yol açın kamyonlara
      amele çocukları
                      babalarını geçiyor..»

Haykıraraktan
       Benerci fırladı yataktan.
Şimdi sokaktan
                tek bir insan sesi yükseliyordu...
Benerci koştu pencereye:
    Aşada sokak
              kalabalık.
Yukarda masmavi bir hava
Aşada bir kamyonun üstünden
                                   kalabalığa
Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:*
«— Arkadaşlar!
                      Aylardır ki anamız avradımız
                      uzun aç dişleriyle dişlediler
                                             kendi memelerini.
Arkadaşlar...
               Çıplak aç karnını kurşunlara vermek,
                                       kıvranarak gebermek...
. . . .  Tek  . . . .
      . . . . . . . . . .  Vaar?
Hayır!.
          Ar . . . . . . . lar . . . . . .

 

(*) SOMADEVA, Benerci'nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir.   N. Hikmet
 

Önümüzde onlar
                   kalın enselerini kırıp
                   boynuzlarını saplayınca toprağa...
                                         . . . . .  ağa....
Biz....
     . . . . . . .  mizi!.
Patiska bir gömlek
                          gibi yırtarak
                                       etimizi
kanlı kemiklerimizle
                    . . . . . . . . cağız . ! ! . .
O zaman gülleri koklıyacağız.
O zaman
              tabiat
                    güzel bir ağız
                    gibi karşımızda gülümsiyecek...»

 

Benerci   artık   kendini   tutamadı.   Pencereden    üç   defa:   

S O M A D E V A..     S O M A D E V A..         S O M A D E V A..  diye haykırdı.

Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, S O M A D E V A  sustu. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. İnsanlar, başlarını enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Ve orada, camın arkasında, Benerci'nin sarı yüzünü gördüler.
 

S O M A D E V A, Benerci'yi tanıdı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu hareketi, yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden  S O M A D E V A  gördü. Başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.
 

Yukardan, yine Benerci, üç defa bağırdı:
 

— S O M A D E V A..  S O M A D E V A..  S O M A D E V A...
 

Aşağıda  S O M A D E V A,  kamyonun etrafına toplananlara:
 

— Bana bir taş veriniz, dedi.
 

Taşı verdiler. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı:
 

— Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. En yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı...
 

SOMADEVA'nın taşı, BENERCİ'nin alnına geldi. Benerci dimdik durdu. İki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı...
 

Ve Benerci'nin başı benim, ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan KALKÜTA, onu taşladı.
 

Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım:
 

        Benerci benim oğlum...
        Ben onun yüzünü
                      görebilmek için
        kaç kerre gecemi gündüzümü
                                  on birlik tütüne satarak
        dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum...
        Benerci benim oğlum,
                              ben onu
                                    uykusuz gecelerin
                                              ellerine doğurmuşum...

        Benerci sizi satmadı.
        Benerci günlerdir yemek yemiyor,
        gecelerdir yatmadı.
        O yatmıyor, ben yatabilir miyim?
        Benerci sizi satmadı,
        sizi ben satabilir miyim?
        Benerci benim oğlum.
        Onu ben
                  kellemden, etimden, iskeletimden
                                                    sizin için doğurdum...

        Dostlar!
        İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.
        Benerci sizin oğlunuz,
                              benim oğlum...

Fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. O zaman, hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm, dedim ki:

        Dostlar dinlemedi beni Benerci.
        Benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,
        başında dolaşan bu mel'un düğüm
                                 çözülene kadar...
                              bizim ah! demeğe hakkımız yok,
        Onların taşlamağa hakkı var...
 

 

IV BAP

KALKÜTA'DA BİR POLİS KARAKOLUNUN
YÜKSEK DUVARLARININ DİBİ

 

Gök gürler. Vakit akşam üzeri. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur.
 

BİRİNCİ POLİS — Nereye gitmiştin?
 

İKİNCİ POLİS — Domuz boğazlamaya...
 

ÜÇÜNCÜ POLİS — Sen nerdeydin?
 

BİRİNCİ POLİS — Köprünün üstünde
                                   bir Hintli karı gördüm demin.
Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı.
Çocuk beni görünce başladı ağlamaya
                                               ağlamaya
                                               ağlamaya...
Karıya:
— Sustur şu piçi,
     Britanya polisine selam versin,
                                                     dedim.
     Selam vermezse, kuyruksuz bir fare gibi
                                                        gebersin
                                                                  dedim.
Ne sustu, ne selam verdi kara kurbağa yavrusu.
Akıyordu su...
Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini.
Anası yüzüme bakıp
                kara bir uçurum gibi çekti içini.
Dokundu rikkatime
                bu iç çekiş.
Madraslı bir ihtiyar:
                «Azabı azapla tedavi edin...»
                                                           demiş.
Getirdim karakola kocakarıyı.
Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp
                  çekeceğim içinden ağrıyı...
İKİNCİ POLİS — Sana bu işte yardım için
                                kocakarıyı eski bir halı gibi
                                          ayaklarına sereceğim.
 

BİRİNCİ POLİS — Lütufkârsın...
 

ÜÇÜNCÜ POLİS — Ben de sana:
Bengale ormanlarında avlanmış bir filin
                            koparılmış erkekliğinden
                                         bir kamçı vereceğim...
 

BİRİNCİ POLİS — Başka bir şey istemez...
                            Malumdur bana azabı ısdırap,
                            ezberimdedir tekmil
                                                      kitabı ıstırap.
Meselâ:
Uykulara kâbus gibi çökebilirim,
                            tırnak sökebilirim,
kulakların içine kurşun dökebilirim.
Ellerin derisini eldiven gibi soymak,
koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış
                              hindi yumurtası koymak,
sirke damlatarak gözleri oymak,
domuz topu ıtlak olunan usûl,
velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl
                                          mümkündür bence...
Bakınız, bende ne var?
 

3. VE 2. POLİS — Göster bize
                                         göster bize!!
 

BİRİNCİ POLİS — Grevde yakalanan
                                  Hintlilerden birinin
                                  taze kesilmiş başparmağı...
Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı...
 

3. VE 2. POLİS — Haydi içeri gidelim,
                                uzayan tırnağı seyredelim...

 

Polisler karakoldan içeri girerler. Bir müddet sahne boş kalır. Benerci gelir.
 

Yağmur yağmaya başlar... Benerci, belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.
 

Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir.
 

Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir.
 

Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır.
 

Yağmur... Alaca karanlık... Akşam suları...
 

Kalküta grevi mağlûp olmuştur.
 

Somadeva yakalanmıştır. Ve Benerci'nin, duvarı dibine çömeldiği karakolda, Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.
 

Yağmur... Karanlık... Gece iyiden iyiye indi.
 

Benerci'nin saçları, omuzları, dizkapakları sırılsıklam oldu. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı, yapıştı...
 

Arkadaşlar içerdedir.
 

Benerci yine dışarda...
 

Kara gömlekli bir İtalyan faşistinin bile, oğlumun çektiği azabı duymasını istemem...
 

 

BİRİNCİ KISMIN SONUNCU BABI

I. BENERCİ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR

 

Benerci'den şöyle bir mektup aldım, aynen neşrediyorum:

"Sana verdikleri zaman
                                    bu
                                      mektubu
belki ben çoktan
                  nokta
                      son
                            demişimdir.
Bu sefer dostların taşını değil,
mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir.

Nâzım,
biliyorum,
ölümün önünde rol kesip
      Hamlet gibi budala,
                     Verter gibi komik olmamak lâzım.

Nâzım,
bilmiyorum, ne haltedeyim?
                Nasıl altedeyim?
Şöyle bir poz alıp durmak
              kendi kendini vurmak,
                                kıyak iş doğrusu!..

Bak,
kapı komşum uyandı,
       muslukta akıyor su,
          yüzünü yıkıyor...
İndi ıslık çalarak merdivenlerden
                                                   sokağa çıkıyor...

Ben...
Ne Hamlet, ne de Verter...!!!
Neyse, geç...
İşi anlatayım,
     tıraş yeter...

Sokak karanlıktı.
Senin, nefis
                Mis
                      dediğin
birdenbire karşıma çıktı.
Dedi ki: «Aylardır peşindeyim»
dedi ki: «telâş içindeyim,
                    nerdesin?»
Daha birçok şeyler dedi korkuya, aşka dair.
Eklendi hatıralar hatıralara.
Sonra,
«Nereye gidiyorsun?» dedi, «eve geldik» dedi,
                                                           «içeri gir.»
Onun evine girdik.
Ev karanlık ve bomboştu.
Yatak odası, lamba yandı, konuştum:
— Bana bir bardak
                    dumanlı, kırmızı, sıcak
                                             çay, dedim.

Çıktı dışarı.
Baktım karşıda çanta.
Hani taaa
         onun yolda düşürdüğü
         ben Benerci serseminin gördüğü
                                   siyah podüsüet çanta.

Açtım:
    Kâatlar.
Okudum:
    İntelicent servis raporları,
    ve yeni bir tevkifat listesi var.
                    Benim ismim yok.

Anladım.
İçeri girdi o,
bardağı bıraktı.
Yüzüme, elime, çantaya baktı.
Bakıştık.

Tuttum omuzlarından.
Başını vurdum duvara
                         vurdum...
Duvarda kan.
Vurdum duvara...

Sonra...
         Sokak...
               Tramvay yolları
                   tramvay yolları,
                         sağları, solları
bomboş, uçsuz bucaksız tramvay yolları...
Nefes nefese koşarak
      sonra teker teker
                              merdivenler.

Durdum.
Odam.
Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı.
Açıldı kapı.
Oturdum.
Kalktım.
Odanın ortasında dolaştım biraz.
Sonra
      baktım
            duvarlara.
Dışarda şafak atmış,
duvarlar bembeyaz.
Baktım duvarlara.
Sonra
      sağ elim art cebimden
                            brovniği çıkardı.
Ağzımda cıgara vardı.
Acı geldi tütün
            tükürdüm.
Şarjörü sürdüm.
Kurşun
       namlunun içindedir.
Kalbim
           hudut haricindedir...
Şimdi benden sana son göz
                                son söz
                                son ses:
                                S.. O.. S!!.
                                S.. O.. S!!.
                                S.. O.. S!!.
 

 

II. KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ NE HALDE BULDUM?

 

Ya yattı karanlık sulara
                yahut da yatıyor.
İmdat işareti var,
           ışıklı bir umman gemisi batıyor...
                                                  dedim.
Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,
                                    yetiştim Kalküta'ya...
Gökten bir kartal gibi alçalarak
                            girdim yedinci kattaki odaya.

O ne?
Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...
Dipdiri!
Teresin keyfi yerinde...
Ne mükemmel bir ışık var
                                    beni gören gözlerinde.
Gözlerinin içine güneş vuruyor.

Masada bir portakal duruyor,
               soluyarak soyup yedim.
— Haydi be herif, anlat! dedim...
 

III. ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

 

— En yakınlarım, en yakın dostum
                     taşladılar beni, taşladı.
Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp
                       başımı bana bağışladı...
Karardı içim
Karardı içim...
Kulaklarımda kazma sesleri.
İçimde ıslak
        bir toprak
                   kazılmaya başladı.
Girdim yarı belime kadar
             dumanlı sıcak karanlıklara...

— Sonra?
— Çok şükür ki, sonrası senin
kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade,
                                                           alelade!..
Hani üstadın bir sözü var:
«BOŞ GECELERİNİ DEĞİL,
  BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»
                                                                    diyor.
Bu söz.
        VİRGÜL
Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.
                                               VİRGÜL

Ve Ben işte sağım!..
Anladım ki şunu......
Çıkardım namludan kurşunu,
onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım...
 

       Birinci Kısmın Sonu




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

Bugün 71 ziyaretçi (230 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=